IVAN YAREMCHUK

Babam bana küçükken Yaremchuk derdi. Sonradan eski bir Sovyet futbolcu olduğunu öğrendim...

1 note

Pearl Harbor

Eylül…

…Tam karşı masaya oturdu.

Şarap içiyordu, fakat bunu yaparken acemi olduğu belliydi. Herkesin salyalar akıtarak sulu bira içtiği barlar sokağında şarap içmek, nereden bakılırsa bakılsın tuhaftı. Kırmızı şarabını iki eliyle kavramıştı ve aslında beyaz şarap kadehiydi…

Bunun farkında değildi.

Tek amacı ilgi çekmekti.

Başardı…

***

Pearl Harbor güzel filmdi, ama kokteyli kadar değil…

Pearl Harbor uzun filmdi, ama kokteyli ile aranı uzun tutunca iyi değil…

Pearl Harbor güzel filmdi… Ama aslında kokteyli o kadar da güzel değildi…

***

Fazla kaçıran adam, sabah uyandığında ismini hatırlayamadı. 

Bilmesi gerekeni aklına getiremedi…

Sabahın altısında tavana bakarken kafasında yankılanan tek kelime ise ‘lütfen…’ oldu.

‘Lütfen, bunu yapamam…’ 

O şehre ait olmayan, artık o şehirde değildi… 

Şimdi tek yapması gereken, yeni bir Pearl Harbor daha almaktı. Pearl Harbor, aslında o gece en güzeliydi…

0 notes

Beddua

Babam vakti zamanında derslerini iyi çalışmadığı için Babaannem ile arasında geçen anıyı şöyle anlatır:

 ”13 yaşındayım. Derslerimi çok iyi çalışmayıp annemi üzdüğüm dönemlerdi. Babam zaten kışladan kahveye, kahveden de kışlaya giderdi. Yüzünü göremezdik. Bir gün annem, benim yine çok iyi ders çalışmadığımı ve çizgi roman okuduğumu görünce ‘İnşallah tüm hayatın boyunca ders çalışmak zorunda kalırsın’ bedduasını etti. Bu bedduanın tuttuğunu ise, 50 yaşında, 13 yaşındaki çocuklara sınıfta ders anlatırken bir kez daha anladım. Halen Matematik çalışıyorum…”

Sanırım annem de benim için benzer bir cümle kurmuştu. 10 yaşında, Euro 2000’in tüm maçlarını kağıt ve kalem ile not tutarken yanıma gelen annem ‘Bunlar sana ne kazandıracak, hayatın boyunca bunlarla mı uğraşacaksın?’ diye sormuştu. 23 yaşındayım, ekmeğimi tuttuğum bu notların çok benzerlerini yaparak çıkartıyorum. 

Kısmet…

0 notes

‘Oğlum çay getir…’

Asker bir dedenin torunu olmak, Bulgaristan göçmeni olan diğer dedemin torunu olmaktan biraz daha zor. Lise bitene kadar ‘Gel seni subay yapalım’ ısrarları bir yana, 5 yaşından 15 yaşına kadar bir ay boyunca sadece askeri kamplarda yaz tatillerini geçirmek, bu işin diğer tarafı.

‘Oğlum çay getir’ ise belki de dedemin ağzından en çok duyduğum cümleydi. Çok sık gittiği emekli derneğinin yanında Aliağa’da gittiğimiz askeri kampta bu cümleyi söylemezseniz, ölebilirsiniz. 

Kıyıdan sadece 2 metre açıkta simitle yüzdüğüm bu dönemler, aynı zamanda iki amcamın da beni derin yerlere götürüp korkuttuğu, annemin de ‘sizin de çocuklarınız olunca aynısı yapacağız’ dediği dönemler (Evet, annemin dediğini şimdi yeğenlerime yapıyorum). 

Çocukluğumu tekrar düşündükten sonra İzmir’in, Karşıyaka’nın, Aliağa’nın bende yarattığı etki, en az bir aşağıda yazdığım köy kadar büyük. 

Bu anılara o kadar bağlıyım ki, her yaz kendi istediğimiz gibi tatillerimizi yaptıktan sonra İzmir’de toplanıyoruz ve artık aramıza yeni katılanlar olsa da Aliağa’ya bir kez de olsun gitmeye çalışıyoruz. 1999’da tek araba gittiğimiz o kampa, şimdi üç araba ile gidiyoruz ve ben, yıllardır olduğu gibi ‘Oğlum çay getir…’ cümlesini duymadan yaz tatillerimi bitiremiyorum. 

Aliağa’daki o kamptan 9 yaşında içeriye girerken sadece yüzmeyi, şimdi içeri girerken ise kapıdaki askerin kendinden büyük silahı nasıl taşıdığını düşünüyorum. Aradaki tek fark bu…

0 notes

Bazen sadece yıldızları görebilmek için kaçtığım yer…

Kafamı toplayıp, gözden kaybolmak istediğim anlarda sığındığım yer bir köy… Kulakları işitmeyen, gözleri zor gören, 10 cümlesinden sekizinde sadece geçmişten bahseden dedemin, ona 60 yıldır nasıl katlanabildiğini düşündüğüm anneannemin, tek mutluluğu sigara içmek olan teyzemin yaşadığı yer.

Çocukluğumun tamamını orada geçirme ihtimalim, ben okula başlayınca babamın Eskişehir merkeze geçmesiyle ortadan kalkmıştı. 1988’de annemi yaşadığı bu yerden çekip alan adam, işleri yoluna koyduğu vakit soluğu Eskişehir’in merkezinde aldı. Ben o köy okulunda sadece bir sene okudum fakat en mutlu okul anılarımın sadece bu bir sene içinde gizli olması, gelecekte burayı kaçmak için sığınacak bir yer olarak algılamamın da bir işareti gibi.

Oraya gittiğimde tüm alternatifler azalıyor, teyzeme bir paket sigara alıp gidiyorum ve o sigara içerken mutlu oluyor, bense kedileri kucağımda severken… Anneannem 56 yaşındayken göçen dayım için ağlıyor, dedemse halen televizyonun son sesi ile TRT seyretmeye devam ediyor… İçtiğim çay sayısı ise bir günde yaklaşık 15 bardak… Çay içerek mutluluğu yakalayan bir adam daha başka ne isteyebilir ki?

Dedemin 1951’den önce Bulgaristan’da ne yaptığını dinlemek, çalıştığı maden ocağında ayağının nasıl sakat kaldığını bilmek, geçmişte uçmak ve biraz olsun kendimi unutabilmek adına gidiyorum. Eskişehir’in modern, bol ışıklı, güzel kadınlı gece hayatı bir yana, zaman zaman sadece gökyüzündeki yıldızları görebilmek adına ‘kaçtığım’ yer…

Geçen hafta sonu gittiğimde, çocukken top oynadığım, şimdi kardeşim diyebileceğim kadar bana yakın olan arkadaşımın evinin yanındaki boş araziye uğradım. Benden 10 yaş küçük çocuklarla futbol oynadım. Tek yaptığım ise 2000’in başlarını hatırlamak oldu. ‘Raul, Raul, Raul…’ diyerek topa vurduğum o günlerden tek fark, biten oyunun ertesinde yarın başlayacak bir mesaimin oluşu oldu. 

Bir ineği bile kedi gibi sevebildiğim, her ne kadar artık internetin dahi uğradığı bu köy, ne zaman kafam bulansa kaçacağım bir yer olarak kalacak. Hazır oraya da internet hizmeti gelmişken, belki de bunları orada yazmalıydım…

1 note

Buraya da el atmasak olmazdı! Neden Yazıyorum Lan?

Blog, ya da İnternet günlüğü artık hangisini demek istiyorsanız siz karar verin. İsmi bir yana söyleyebileceğimiz ilk şey blogların aklımıza gelebilecek her konuda görüş ve bilgilerin yer aldığı bir olgu olduğu… Özgürsünüz ve bu sizin dünyanız. Klasik tabir ile ‘kendinizin patronu’ oluyorsunuz. Ve yine bu kişisel dünyalara her gün bir yenisi daha ekleniyor. Bu kadar çok blogun olması artık ‘blogger’ lığın çok ciddileşmesine ve blogların gazete-dergi gibi ayrı bir kategoride yer almasına neden oluyor yavaş yavaş. Hatta zaman zaman Bloglar ve bloggerlar ‘bağımsız gazeteciliğin geleceği’ olarak bile görülebiliyorlar… Ve yine bloglar insanların sanki ‘bende buradayım ve bende birşeyleri seviyorum, bende birşeyler paylaşıyorum’ deme istekleri sanki. 


Sürekli ‘tek kimlik’ ten söz edilse de toplum içinde yerine göre uyum sağlayıp değiştiğimiz değişik kimliklerin sahibi oluruz. Bir insan aynı anda işyerinde otoriter bir patron, evinde sevecen bir baba, bakkalda hoş sohbet bir müşteri, apartmanında geçimsiz ev sahibi rollerini alabilir. Bu sadece toplum içinde aldığı kimliklerdir, hayatta kalabilmesini sağlar o kişinin. Bunun ışığında doğal olarak internet ortamında da kimlik sahibi oluyoruz ve bloglar bu kimliklerin iletişim ve paylaşma isteğini doyuran bir biçimi.

Ben bu kimliği aşık olduğum futbolu, onun kültürünü ve ‘futbol asla sadece futbol değildir’ sözünü özümseyerek seçtim, blogumda bu yolda ilerledi hep. Yazılanların çok okunması, az okunması, çok yorumlanması ya da az yorumlanması ayrı bir konu, zaten ben pek fazla takmıyorum bu durumu. Bir Blog lider de olsa, hiç okunmasa da ortada bir sanal kişilik ve paylaşım vardır, zaten önemli olan da budur benim için. Bu varolma biçimi bana göre alınan hitten daha önemli…

Peki Neden Yazıyoruz?

En ipe sapa gelmez konulardan, oturaklı düşünülmüş yazılara kadar en gizli konuları bile bu kadar rahat aktarabiliyor bu ortam içersinde insan. Enformasyon çağının, teknolojinin kıskacındaki insanın internet ortamında düşünelerini belirtmeden durmaktansa o ortamda yazı yazması daha mantıklı. İşte tam bu nokta da Skorates’in bir sözü belki de durumu yine farklı bir boyuttan bir kez daha özetliyor;

” Sende bir yumurta var, bende bir yumurta var.
Sen yumurtanı bana veriyorsun, ben yumurtamı sasna veriyorum.
Sende hala bir yumurta var, bende da bir yumurta var. Sende bir fikir var,
bende bir fikir var. Sen bana fikrini söylüyorsun, ben sana fikrimi söylüyorum.
Sende iki fikir var, bende de iki fikir var. ”

Dediğim gibi ben futbolu ve kültürünü seçtim kendime. ‘Boş iş bu’ mantığı ise tamamen karşısında durduğum bir düşünce. Boş iş diyenlerin en büyük tezleride bu işten para kazananları göstermek. Evet, para kazanmayı herkes ister ama işte o ‘amatör ruh’ dedikleri şey tam burada devreye giriyor. Yazdığımız fikirler ve yazılar birileri tarafından okunuyor, hani şu parayla yazılan yazılardan bıkanlar, durup durup bizim yazılarımızı okuyabiliyorlar… Neden? Çünkü samimiyet arıyorlar, işte biz o samimiyetin dayanağıyız… Bu emeğin karşılığında sadece ‘okunuyoruz’… Bu da yetiyor açıkçası.

Bloglar ona önem verip geliştirirsen o kadar sahiplenilen bir şey olup çıkıyor ki… Kendi açımdan söylerim hep. ‘Blogum sanki çocouğum gibi bir hal aldı’ diye… İnsanlar dünyalarını kuruyor bloglarında, ben dünyamı futbol üzerine kurdum… Kendimizi önemli hissettiğimiz oluyor, Blog sayesinde gazetelerde, dergilerde bile yazma fırsatını buluyorsun… Olsun tabi ne zararı var ki, şu üç günlük dünyada bende kendimi önemli hissedersem bundan kim ne kaybeder ?

Son olarak;

Kendimdeki gelişimi takip etme isteği, blog açma nedenlerimden en önemlisi. Zaten futbolu konuşuyorum, onun kültürü ile yaşıyorum…Bunu yaparken günlüğümün etrafındaki topluluğa feyz alacakları şeyler sunmak, onların geri beslemelerinden ise feyz alacak şeyler çıkarmak da beni yazmaya devam ettiren önemli bir dürtü.

Yeter…

Filed under Blog